S Ö Y L E Y E M E D İ M

10/11/2007

Düşlerde sevdim seni söyleyemedim
Sessiz öptüm nefesini söyleyemedim
İnsanın içini en çok yakan şey söylenemeyen sözlermiş meğer. Sana söyleyemediğim her söz acı bir yumruk gibi boğazımda. Sana her baktığımda kalbimi avucuna alıyorsun, sesini her duyduğumda biraz daha sıkıyorsun avucunu, yüreğim sıkışıyor sesini duyduğumda. Kaçmak istiyorum senden, senin sesinden, senin gözlerinden kaçmak istiyorum, bırakmıyorsun. Bilmeden tutuyorsun beni. Bilmeden sevdiriyorsun. Bilmeden acılar veriyorsun yüreğime. Bilmeden… öldürüyorsun.
Sana ben şiirler sözler büyüttüm
Sana ben baharlar yazlar büyüttüm
Sana ben hummalı gizler büyüttüm
Söyleyemedim
Yanı başında olabilmek isterken delice, sana bakmak isterken, seninle konuşmak isterken, sana dokunmak isterken, sana yakarken yüreğimi, sana baktıkça acı çekiyorum. Gözlerin ölümüm oluyor.
Sana baktıkça yıkıla yıkıla ölüyorum.
Sen bilmesen de, ben biliyorum.
Şarkılar yazdım sana okuyamadım
Hep yanımdaydın oysa dokunamadım
Bir gün sen de bileceksin, biliyorum. Bir gün söyleyemediğim bütün sözler yol bulacak yüreğimden gözlerine. Yüreğim yol bulacak yüreğine. Biliyorum, bir gün uzattığım ellerim buluşacak ellerinle. Bilmekle yetiniyorum. Sensizlikte seni sevmek yüreğime yetmese de, gözlerinde yabancı olmak gözlerime yetmese de, uzandığım boşlukta seni hissetmek ellerime yetmese de yetiriyorum. Seni sevmekten vazgeçmemek için kendimi bitiriyorum. Yokluğunda seni var etmeye çalışırken, varlığımda yok oluyorum. Bitiriyorum kendimi bizi başlatmak için. Seni çok seversem duyarsın sanıyorum. Yüreğimin çığlıklarından kendimi duyamıyorum.
Sana yüreğimi duyuramıyorum.
Sen bilmesen de ben biliyorum.
Sana ben hayaller düşler büyüttüm
Sana ben gözümde yaşlar büyüttüm
Sana ben hummalı aşklar büyüttüm
Söyleyemedim
Gözlerimden gitmiyor bakışın. Gülüşüne bakarken gülüşünü özlüyorum. Bana gülmeni istiyorum sadece. Benim için gülmeni. Gülümserken küçülen gözlerine aşık oluyorum durup durup. Durup durup seni seviyorum.
Sen bilmesen de ben biliyorum.
Sen sevmeden de ben seviyorum.

 

 

 

 


1/6/2007

AĞLADIM

10/4/2007

    

Varsın Olsun Sen Beni Zalim Bil

Ben hala unutamadım 

O yağmurda ıslnadığımız sokağı

Ve  ayrıldığımız kaldırımı

İşte o kaldırım çiğnendi benim hayatımı

Hiçbir yağmur ısıtamadı yüreğimi

 Senin göz yaşların kadar

Sakladım kendimi,

Gücüm yoktu seni kucaklayacak

Ve bir ömür taşıyacak kadar

 Kaldıramadım belki bu ağır sevdayı

Ağlıyordun ben giderken

Göz yaşlarında boğuluyordum,

Seviyor söyleyemiyordum

Hayallerini yıkıp gidiyordu

Bir hayat yakıyordum biliyordum,

Küllerin, küllerini ellerindeydi sanki yanıyordu

Arkama bakmadan gidiyorum

Mecburdum.

Seni terk ediyordum

Beni Anlamadın

Giderken sen bir defa belki

Ben iki kere

                                     AĞLADIM,,,,,,,,

YAŞAYABİLME İHTİMALİ

5/4/2007

YAŞAYABİLME İHTİMALİ

 

soğuk ve şehirlerarası

otobüslerde vazgeçtim

çocuk olmaktan

ve beslenme çantamda

otlu peynir kokusuydu babam...

 

Ben seninle bir gün Veyselkarani`de haşlama yeme ihtimalini sevdim.

 

İlkokulun silgi kokan, tebeşir lekeli yıllarında

(ankara`da karbonmonoksit sonbaharlar yaşanırdı o zaman)

özlemeye başladım herkesi...

Ve bu hasret öyle uzun sürdü ki,

adam gibi hasretleri özlemeye başladım sonra...

 

Bizim Kemalettin Tuğcu`larımız vardı...

Bir de camların buğusuna yazı yazma imkanı...

Yumurta kokan arkadaşlarla paylaşılan

kahverengi sıralarda, solculuk oynamaya başladık...

Ben doktor oluyordum sen hemşire, geri kalanlar kontrgerilla...

Kırmızı boyalarla umut ikliminde harfler yazılıyordu, pütürlü duvarlara

ve Türk Dil Kurumu`na inat bir Türkçeyle...

Ağbilerimizden öğrendik, Ş harfinden orak çekiç figürleri türetmeyi...

 

Ankara`ya usul usul karbonmonoksit yağıyordu.

Ve kapalı mekanlarda sevişmeyi öneriyordu haber bültenleri

Oysa Ankara`da hiç sevişmedim ben.

Disiplin kurulunda tartışılan aşkım olmadı benim...

(Sınıfça gidilen pikniklerde kıçımıza batan platonik dikenleri saymazsak...)

Ankara`ya usul usul kurşun yağıyordu...

Ve belli bir saatten sonra sokağa çıkmamayı öneriyordu haber bültenleri...

Oysa hiç kurşun yaram olmadı benim...

Ve hiçbir mahkeme tutanağına geçmedi adım...

çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece...

 

sana şiirler biriktiriyordum fen bilgisi defterimde

ama sen yoktun...

Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum, suni tenefüs saatlerinde...

Okul servisi seni hep zamansız, amansızca bir lojman griliğine götürüyordu...

Ben, senin benimle Tunalı Hilmi Caddesi'ne gelebilme ihtimalini seviyordum...

 

Ben, senin beni sevebilme ihtimalini seviyordum.

yaz sıcağı toprağa çekiyordu tenimin çatlamaya hazır gevrekliğini...

Sonra otobüs oluyordum,

kırık yarık yoların çare bilmez sürgünü...

Ne yana baksam dağ ve deniz sanıyordum Muş ovasının yalancı maviliği...

Otobüs oluyordum bir süre...

Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum,

yanağım otobüs camının garantisinde...

Otobüs oluyordum...

Bir ülkeden bir iç ülkeye...

Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum...

 

Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin...

Korkuyordum...

Sonra iniyordum otobüsten...

Çarşıdan bizim eve giden,

ömrümün en uzun,

ömrümün en kısa,

ömrümün en çocuk,

ömrümün en ihtiyar yolunu koşuyordum...

Çünkü sonunda annem oluyordum

babam kokuyordum sonunda...

 

Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim, çocuk olmaktan...

Ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam...

 

Ben seninle bir gün Van`daki bir kahvaltı salonunda...

Ben seninle (sadece bilmek zorunda kalanların bildiği) bir yol üstü lokantasında...

Ben seninle, Ağrı dağına mistik ve demli bir çay kıvamında bakan Doğubeyazıt`ın herhangi bir toprak damında...

Ben seninle herhangi bir insan elinin terli coğrafyasında olma ihtimalini sevdim...

 

Ben senin,

beni sevebilme ihtimalini sevdim!

EVLAT BANA ÇERESİZLİĞİ YAŞATMAA

5/4/2007

 

Önsöz : Aşk, zarife hoyrat gelir, hoyrata zarif kaçar! Genç ve zarif bir kızı olan bir babanın, hayatın ve en önemlisi “aşkın” hoyrat yanlarının kızını yıpratmasından korktuğu için, kızına yazdığı satırları....

 

EVLAT,  BANA  ÇARESİZLİĞİ              

YAŞATMA!       

                             

Bir bağırışımla susar cihan.

Yumruğumu vurdum mu dize getiririm her şeyi...

Yıkarım ,yakarım ,gözüm görmez , ruhum ilgilenmez. Herkesi hiçe sayabilirim bir kalemde !

Ama evlat dedin mi , duruyor işte akan sular , tüm erkini kaybedip  sana kollarını kavuşturup oturmak kalıyor. Kılına zarar getirse , kırk yıllık can dostumu silerim bir taneciğim ! Un ufak ederim dizini kanatan taşları..

Ancak, vermiş olduğun kararlarda kararsız kalır beynimin mahkemeleri.

Yalnız kendi kendine verdiğin bir zararda yetersiz kalır bileğimin kalınlığı..

Bir tek kendinle girdiğin çatışmada  silahsızlanır yüreğimin polisleri.

Evlat, bana çaresizliği yaşatma !

Hepimiz aynını yaptık , sen de yaşayıp göreceksin biliyorum; ama gönül ister ki hep menekşe kokuları taşısın rüzgarların sana . Lağım kokusu da neymiş bilme istiyor baba yüreğim .

İşin Türkçe’si yüreğinin güzelliğindeki insanlarla tokalaştırsın hep hayat seni!

Boynunun büküklüğünde bükülür içimin çiçekleri , gözlerinin dalgınlığında dalar dört bir yanıma  iğneler.

Zarifim benim , dikensiz gülüm , bir gün bu  korkularla yüzleşeceğimi bilsem , törpüler miydim hiç dikenlerini ?

Oysa bir zarafet yaratmak istemiştim ben... Kainatın en saf yüzü , şimdi nasıl savunacaksın kendini ?

En kırmızı , en savunmasız ve tehlikelere en açık zamanında sunuluyorsun doğaya...

Hoyrat eller yıpratırsa seni bir gün ,ne yaparım ben ?

Sen de sevecek, gönül vereceksin küçücüğüm... Baharda açtım zannederken ya tutulursan bir gün kara, ya don tutarsa yaprakların ? Ateş olsa avuçlarımda ısıtamam , derya olsam dolduramam içindeki boşluğu !

Şimdi ne işe yarar söylesene miniciğim ; elimi kaldırdım mı dünyaları durduran gücüm ?

Neye yarar  o erk , kavgacı ruhun olsa ne yazar?

Senin kalbinle dövüşemem ki ben !

                        Evlat, bana çaresizliği yaşatma

« Önceki ::

Blogcu ile yapıldı